Türkiye de seksenlerle başlayan doğa korumacı hareketin tarihi nice sorunlu kişinin bu hareketi kendi bireysel tatminleri uğruna aşağı çekme çabaları ile doludur. Bu aşağı çekme eylemi soldan gelen bir alışkanlıktır. Türkiye de solu hareket mantığı ile büyüyüp, güçlenip enerjisini düşmana yöneltmek yerine kendi içine döndürmesinden doğan sekterliği ile bilinir. Son Anadoluyu Vermeyeceğiz Yürüyüşü de daha önce yükselen pek çok halk hareketi gibi sekterliğin ve şahsi narsizmlerden dolayı beklediği etkiyi yapamadı, ne yazık ki gölbaşında durup Ankaraya giremeyerek beklediği etkiyi yaratamadı. Bunun sorumlusu kimdir tartışması anlamlı değil. Halktan gelen insanların özellikle de kırsalda jandarma baskısı ile bir ölçüde pasifize olmuş, devlete koşulsuz saygıyı hem kültürel genetiğinden hem de bu bakıştan kaynaklanan psifizimden dolayı içselleştirmiş Anadolu Halkından, Bolivya’daki Cochabamba halkı gibi militan bir direniş sergilemesini beklemek yanlış olurdu. Bununla ne yürüyenleri, ne de o harekete gönül verenleri hor gördüğüm sanılmasın. Benim bu tespitlerim kitlsel destek ve meşruiyete aç türkiye solunun-ki buna bazı anarşistleri de dâhil ediyorum- solun kendini Latin Amerika ambarında görmesinden kaynaklanıyor. Güven Eker, Su politik, Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) gibi politize grupların harekete destek vermediğini söylemiş. KİP Toplantısında bulunan ve sol hareketleri iyi tanıyan biri olarak bunun nedenini biliyorum. Hareket içinde TEMA, Doğa Derneği, Greenpeace gibi onların bakışı ile sermayenin truva atı olarak görülen, HES’çi şirketlerin destek verdiği gruplar bu hareketin başına çekiyor görünmesinden dolayı uzak kalındı. Bu yapılardan TEMA konusunda en ufak bir tereddüttüm yok, kurucuları ve mütevelli heyeti içinde HES’çi olduğu iyi bilinen isimlerin olduğu, her zaman devletle iyi ilişkiler içinde olan, dahası devletin de en militer en katı milliyetçi unsurları ile beraber olmayı seçen TEMA’nın bu hareketin içinde kurumsal olarak yer alması bu hareketin meşruiyetine gölge düşürürdü. Dünyadaki belli başlı şirketlerden destek aldığı bilinen Greenpeace’de bu yapının içine katıldığında hareketin meşruiyeti konusunda soru işaretleri dağ yoğun gündeme gelebilirdi. Bu durumda söz konusu politik örgütlenmelerin alacağı karar bu yapılar ile yan yana olmamak şeklinde oldu. Bu tutumu anlayan ama onaylamayan bir sistem karşıtı, hatta anarşist kimliği ile bilinen tanınan biri olarak bence alınması gereken karar meydanı bu gruplara bırakmak olmamalıydı. Tersine yürüyüşe katılıp bu grupların tutumu konusunda teşhir edici olmak, harekete ne yazı ki eksik bulunan sistem (şirket) karşıtı politik ruhu vermek yolunu seçmeliydiler. HES meselesi ile kapitalizm ya da şirket egemenliği, paranın tahakkümü arasındaki bağlara, bu yapının doğanın seri katili olduğunu bu işlerin ardında büyük su şiketlerinin olduğunu, hükümetin de bu nedenle her dereye enerji üretimi bakımından önemli bir karkısı olmamasına rağmen dünya bankasında alınan suyun özelleştirilmesini bu yolla yaparak, Türkiye siyasetinin finansörü müteahhit şirketlerine sermaye aktarmak olduğunu her adımda dillendirmeliydiler. Politika denilince akıllarına mevcut siyasi partiler gelen, bu nedenle de doğanın da politik yanı olduğunu düşünmek yerine politika dışılıkla övünen bu tür kitle hareketlerine doğa korumacı politikayı anlatabilmeliydiler. Dahası elektriksiz tek bir gün yaşayamayan kentlillerin bu yüzyılın ekolojik emperyalizmine, sularımızın şirketlerin kasasına girecek üç kuruş fazla para için sömürgeleşmesinde iradi olmasa da fiili olarak sorumluluğu olduğunun da köylerinden kalkıp gelen anadolu halkına anlatlabilmesi gerekirdi. KİP orada yer alıp Kalkınma kavramının doğanın nasıl da canına kıyan bir seri katil olduğunu aktarmalıydı. Ama bu yapılmadı bunu yapmak yerine ha bire bu yürüyüş için olumsuz propaganda yaparak, hareketin büyük bir tek gövde gibi ses çıkarmasını engelleyerek, bu hareketin başarısızlığından medet umanlara önemli bir fırsat verdiler. Bu beklenti içinde olanlar meydanın TEMA gibi dolaylı HES’çilere, Greenpeace gibi şovmenlere kalmasını yeğler. O yüzden sol sektercilik bu hareketlere katılmayarak en az devlet kadar BAY’a ve onun amacına zarar vermiştir. KİP gibi önem taşıyan bir siyasi hareket bu hareketin içinde militanca tavrını (şiddete başvurmadan ama etkili eylemlerle) göstermeli, dahası bu eyleme katılan insanlara göremedikleri eko-politik bağlantıları anlatabilmeliydi. İnsanları kazanma destek ağını genişletmeyi hedeflemeliydi. Ama solun kötü alışkanlıkları bu hareketleri soyut ilkecilik mantığı ile dar grupçuluğa itiverdi. Su Politik gibi içinde artık dar grupçuluk zihni nedeni ile iyice toplumdan soyutlanmış siyasi anlayışların olduğu bu hareketten yana beklentim yok. Bu tür hareketlerin kitle hareketlerine vereceği bir başka zarar da orada geniş kitleyi polisle karşı karşıya bırakıp o insanların daha da sinmelerine hizmet etmek olacaktı. Bu, hükümetin de, HES’çilerin de arayıp da bulamadığı bir fırsat olurdu. Hükümet tepeden tırnağa meşru bir hareketi kolayca illegal örgütlerin içinde yer aldığı ve halkı meşru hükümete karşı kışkırttığı bir örgütlenme olarak sunma propagandası imkânına kavuşma, bunu inandırıcı kılma olanağına kavuşacaktı. HES’çiler de köylülere “bakın bunlar sizi bize kışkırtıyorlar ve sizin menfaatinizi baltalıyorlar” diyerek halkı direnişden geri
Bu yapılanmalar içinde (KİP’i, Derelerin Kardeşliği gibi politik, ama marjinal olmayan yapılanmaları dışarıda bırakıyorum) oluşan bir gelenek vardır. insanlar eğer devletin şiddeti ile karşı karışya kalırsa bilenip militan olur sanırlar. Oysa siyaset tarihinin kaydettiği en salakça fikirdir bu, tersine insanlar devletin şiddeti ile karşı karşıya kaldığında hele de bu kendilerini kışkırtmaları sonucu olduğunda, bundan dolayı bilenmek şöyle dursun, hayatı boyunca hiç bir meşru direniş içinde yer almayacaktır. Amaç üzümü yemek yerine bağcıya dayak atmak olunca sol tam da bu tavırlarından dolayı Latin Amerikada olduğu gibi halka önderlik eden, onlara politik ruh kazandıran bir şey olmak yerine küsuratlar düzeyinde oy alan, bu makûs talihini de hiç bir zaman aşamayan ve devlet, sermaye gözünde de sivrisinek kadar bile önemsenmeyen bir siyasi anlayış olmaktan öteye geçemedi. Tam da bu nedenle böylesi bir sol anlayışın BAY’a bulaşmaması bu hareket için bir kazanım oldu. Oldu mu? Bulaşma önlenebildi mi? Hayır, yeşil ve sol adlı grubun bünyesinde yer alan şahsi hırsları poltik aklın çok ötesine geçen Timur Danış ve onunla hareket eden kişiler hareketi Gölbaşında kalıp direnmemekle suçluyor. Danışın istediği olup halk oturup direnseydi Polis onlara saldırsaydı acaba BAY şu an sahip olduğu meşruiyete sahip olur muydu? Dahası bunu söyleyen danışı duyanlar sanacak ki Danış polisle Yunanlı Anarşistler gibi çatışıp onlara kök söktürdü. Hayatı boyunca bu tür bir militan direniş içinde olmayanların insanalar amaçlar için harcanabilir gözüyle bakması siyasi narsizmlerinin kanıtı değil mi? Hikâyenin bundan sonrası gelgitlerle dolu olarak bir Narsisizm yani kendi egosunu tanrılaştırmış Bir Şöhret Arayıcısının Hazin Hikâyesi WEHES Bazı insanlar vardır kendi karizmalarına hizmet etmediği, kendisine yani kendi egolarına hizmet etmediği, kişi olarak vitrinde yer almadığı taktirde bir kitle hareketinde bir nefer olup çalışkanlığı ile herkesin saygısını kazanan, bir âkil adam olarak kendine danışılan kişi olamazlar. Çünkü egoları öylesine büyüktür ki saklı kalmak, sıradan bir nefer olmak narsizimlerini yani şahsi egolarını besinsiz bırakır. Timur Danış da böylesi biridir. O hiç bir zaman hareket adamı olmadı/olamadı. Hep vitrinde olmak, ön sırada olarak kendinden söz edilmesini, sahne spotlarının onun üzerinde olmasını istedi. Narsistik kişilerin bir özelliği daha vardır çoğu saldırgandırlar. Kendisini tanıdığımdan beri Timur tam da tanımlamadığım kişi özelliklerini
Bir toplantıda bana “kömürcü gazetecilerle konuşmam” diye saldırmıştı. Kendisi bana saldırdığında çalıştığı dergi Doğan grubuna ait bir haber dergisiydi ve Aydın Doğan’da o esnada çevreyi kazanca çevirecek bir takım işlere girmeye hazırlanıyordu, Aydın Doğan bir işdamıydı ve kendisi için para kazandıracak her işe girerdi. O dönemde bu alan kendisine cazip gelmişti. Çevre konusunu da kendi işlerine-pek çok işadamı gibi- alet etmekten imtina etmiyordu. Timur o yayında çalışan biri olarak yaptığı her haber ile Aydın Doğanın çevreci imajını parlatmış oluyordu. Bundan dolayı Timuru suçlayacak değilim. Hepimiz hayatımızı devam ettirmek için içimize sinmeyen bir yerlerde kalem sallamak ve salladığımız kalemlerle de bir biçimde birilerine meşruluk sağlamak durumundaydık. Ama Timurla durumumuz aynı olmasına karşılık, ben “kömürcü gazeteciydim” o ise “çevreci gazeteci”. Acaba o dönemde patronu Aydın Doğan değil de Park Madencilik olsaydı Timur Danış neci gazeteci olacaktı. Bu da ayrı bir soru? Şunu biliyorum Timur anti-nükleer hareketi iyi bir medya stretejisi ile şahsi şöhreti için kullandı ve bu şekilde basında, medyada tanınır olarak GİT dergisini çıkarmayı, karga dergisini finanse etmeyi becerdi. Bu şöhreti mesleki bir takım avantajlara da çok güzel tahvil etti. Herkes bu kadar becerikli olamaz. Ama bu durum onun narsizmini de müthiş besledi . Timurun bana bu şekilde saldırma nedenine gelince ben o dönemde Yeni Günaydında çevre sayfası yapıyordum. Patronum Bekir Kutman madenciydi, kömür madencisi. İşlettiği maden sahalarını ıslah etmek, burayı turizme açmak için bir proje oluşturmuştu ve bunu kamuoyuna duyurup muhtemelen devletten destek almak istiyordu. İlk kez benim o dönemde yayın yönetmenliğini yaptığım Çepeçevre gazetesinden Osman Akkuş ile Kutman Ormancılık adına Orman Mühendisi Güven Bulut aracılığı ile bağlantı kurmuştu. Bu bağlantı, o dönemde gazetenin yüklü baskı maliyetlerini karşılamak, gazetenin estetik ve içerik kalitesini yükseltmek için gazetede çevre sayfası yapılması karşılığı gazetenin baskısı ile sonuçlanacak bir anlaşma ile neticelendi- bunun ötesinde bir takım anlaşmalar olduysa ve bunu kanıtlayan varsa çıksın ortaya derim benim bildiğim şey budur. Hâsılı anlaşma bir projeye dayanıyordu. Şüphesiz bu anlaşmanın Çepeçevreden götürdüğü en önemli şey editoryal bağımsızlık olmuştur, kömür, kömür madencileri aleyhinde yazmak zordu, onları yerin dibine sokan haberlere yer vermek o anlaşma devam ettiği sürece imkânsızdı. Ben burada anlaşmanın figuran tarafı oldum. Sayfayı ilk yapan Osman Akkuştu, ne zamanki Akşam gazetesi ile anlaştı o andan itibaren gazetedeki sayfayı yapmak ve en büyük hayalim olan bir günlük gazetede köşe yazısı yazmak olanağı yakaladım. Doğrusu yazılarımda rahat oldum, hatta dolaylı bir dille kömürü, kömür madenciliğini bile eleştirdim ve yazım kesinkes sansüre uğramadı (Yeni Günaydın henüz medyalaşmamıştı bundan olsa gerek) ama biliyorum ki Timur çalıştığı dergide payronun çıkarına ters düşecek bir şey yazsaydı-mesela Anti-nükleer hareket içinde olan Timur Danış Aydın Doğan nükleer ihalesine girseydi acaba dergisinde nükleer aleyhtarı haberler yayınlayabilir miydi merak ediyorum. Şayet sansüre uğrasaydı o esnada hafızamda kaldığınca eşi ya hamile, ya da yeni doğum yapmış olduğu için yiğitlik de bulunup istifayı basar mıydı bilemiyorum. Ama patronu çevre ile kesişen işlere girişmiş bir medyada müzmin çevreci muhalif haberleri-elbette editoryal filtrelerden geçerek-yayınlama rahatlığı ile mesleki kaygıları olan ve Kutmanların gazetesinde sayfa yapmak ve köşe yazısı yazmak dışında maddi hiç bir avantajı olmayan (bu sayfayı hiç bir maddi karşılık elde etmeden yaptım) birine saldırmaktan kolay ne olur ki . Ben ne yazık ki Timur gibi şöhret avantajları yakalayıp, mesleki sıçramalar yapamadım. Onun gibi bir pazarlama üstadı becerisinden yoksundum Ama Timur Nükleersiz Akkuyu kampanyasını en az Greenpeace kadar tepe tepe kullanarak kendine mesleki anlamda hem maddi, hem de manevi avantajlar elde etti. Kınamıyorum bu bir beceri meselesi, hayatım boyunca şovmen olmayı, kendimi başarılı bir biçimde pazarlamayı beceremedim. O yüzden şu an gözlemlediğim kadarıyla Timur maddi olarak geçim kaygısı gütmeden hayatını sürdürürken ben tırmalamaya devam ediyorum. Üstelik yıllarca üçüncü ligde görev yapmak zorunda kaldığımdan, sigorta pirim eksiğimle yaş haddinden emeklilik hakkı elde etmeme rağmen emekli olamıyorum. Yani bu dünyada bırakalım dikili ağacım olmasını, ardımda bırakacak bir çöpüm bile yok. Hâsılı mesleken beceriksiz, sahip olduğu avantajları kullanamayan, şov yaparak şöhret devşiremeyen biriyim. Ama Timur gibi şöhret bağımlılarının tersine, yakınlarıma miras bırakacak bir sürü yazım ve saygın bir ismim var üstelik de kimsenin bana herhangi bir maddi avantaj, ya da şöhret devşirme vb suçlama yapma olanağı da yok. Bir anarşist gibi yaşadım ve öylece de öleceğim. Hiç kimseye boyun bükmedim, kimseye bağımlı olmadım, hayatımı kendi mesleki becerilerim ile sürdürürek yaşadım bu nedenle alnım ak, vicdanım ise çok rahat. Asla da pişman değilim. Bu şahsi hikâyeyi-ki daha çok söyleyecek şeyim olabilir-buraya aktarma nedenim Timur Danışın BAY karşısında insana pes dedirtecek bir üste çıkıcı tavrı, yavuz hırsız ev sahibini bastırır deyiminin anlamına denk düşecek tutumu. Doğrusu Timur Danışın yerinde olsaydım üzerime düşen gaspçı lekesini nasıl temizleyeceğimi düşünür, sağa sola suçlamada bu kadar kolay bulunmazdım. Kendisini hareketin parasını ve erzağını gasp etmekle suçlayan, hatta bir tür ıkrçılık anlamına gelecek Mezopotamya grubu başta olmak üzere birçok grubun pankartının indirmek suçlaması karşısında ikna edici bulmadığımı söylemek durumundayım. Osman Akkuşa yalancı derken bile adeta itiraf ederek” ne yapsaydım halkımızın hakkını vişneliğe mi yedirseydim” diyerek çingenenin sırkatin söylemesi deyimi uyarınca bir yerlere hücum ederken dolaylı yoldan da itirafta bulunuyor. Bu söz üzerine yeşil avukat dostumuz İsmail Duygulu bunun ikrar olduğunu ve CMUK’a girdiğini söylüyor, Timur’dan tıs yok. Ama bu itiraf, soldan duymaya alıştığımız pirus zaferlerinden aşina olduğum bir kof söylemle, anlı şanlı gölbaşı direnişimiz mavalının da hem içinin boşluğunu, hem de yazımın başında yaptığım durum tespitlerinin bir şöhret bağımlısının narsisitliğinden doğan örtmece ile kof zafer çığlıkları attığını, dahası kendi siyasi narsizmine bir şeyler devşirmek adına insanlara amaç olarak değil araç olarak baktığının da bir kanıtı. Tarih boyunca liderlik tutkusu ile yanan narsist otoriterler-Timur tepeden tırnağa otoriter biridir ve asla özgürlükçü bir kişilik yapısına sahip değildir benim gözümde-insanlara hep kendi egolarını tatmin sağlamak uğruna bozuk para gibi harcanacak malzeme olarak bakmıştır. Timur burada birçok insanın hayatını söndüren Dev Sol gibi militan örgütlerin militan yaratma taktiğinin mantığı ile harekete bakmakta. Bu bir yana abartılı övgüler düzdüğü Gölbaşı direnişi de[1] koca bir palavra. Gölbaşında Hopadaki gibi direniş sözcüğünü hak edecek bir şeyler mi yaşandı, Timur orada polis şeflerine kafa tuttuğu için yaka paça gözaltına alınıp psikolojik işkence taktiklerine mi maruz kaldı, ya da orada Kara Blok gibi polisi mi dağıttılar gibi sorular cevapsız. Bu konuda medyada bir takım haberler çıktı da ben mi okumadım/izlemedim. İnsan atar da bari biraz destekli atar. Bu kadar desteksiz atarak gerçek direnişçilerin direnişi gaspettiği gibi, Hopa gibi ağır bedeller ödeyen insanların da direnişinin değerini azaltıyor. Bu adamım hâlâ ortada dolaşıp ekoloji hareketinin sırtından ego şişkinliği yapmasına olanak tanıdığı için benim nezdimde çok da saygın bir yeri olan, ilk kez bu ülkede tabandan gelişerek kapitalizmde çatlaklar açma stratejisi izleyen yeni sol sıfatını da fazlası ile kazanan Yeşil ve Sol hareketi ekoloji hareketine haksızlık ediyor. Timur kendini bu yapılanma ile ilişkilendirdikçe onun arızaları, şöhret devşimeciliği bu grubun da üzerine yapışıyor ne yazık Yeşil ve Sol hareketi ekoloji hareketine bir iyilik yapmak istiyorsa Timur Danışı iddiaların geçersizliğini kanıtlamaya davet etmeli ve o bu kanıtları ortaya koyuncaya dek de Timurun grupla ilişkisinin askıda olduğunu duyurmalıdır. Aksi halde saygınlığından çok şey kaybedebilir. Timura gelince şişkin egosu ile sağa sola çamur atmak yerine üzerine yapışan hareketin erzakını ve parasını gasbeden ve insanlara zorbalık eden otoriter bir faşist adayı olduğu iddialarının boşluğunu kanıtlamaktır. Dahası çok büyük saygısızlık yaptığı BAY hareketi kendisinden mahkemeler önünde hesap sormayıp, gasp suçlaması ile hapse atırmadığı için bu harekete minnet duymalıdır. Çünkü Osman iddialarını kanıtlayacağını söylüyor ve tanıklıkları devreye sokuyor, Timur ise adeta yaptığını ikrar eder konumda. Eğer Osman iddialarını kanıtlarsa bu şöhret bağımlısı Timur Danış’ın sonu olacaktır. Kim bilir belki de çok hayırlı olur. Ekoloji hareketinin enerjisini soğuran bir takım kenelere de örnek teşkil eder. [1] Burada eleştirim bu direnişi kendi egosu için kullanan Timur Danış içindir. Yoksa orada yürüyen ve farklı direnme metodlarını müzakere eden BAY yürüyüşçülerini eleştirmek gibi bir niyetim yok. Hatta Timur’un horgördüğü Vişneliği de küçümsemiyorum, bunu bir taktik olarak değerlendiriyorum. Hareket burada mevzilenip direnişin meşruiyetini vurgulama ve hükümetin tutumunu olumsuzlama taktiği kullandı. Pek çok insanın gözünde hükümet kendisine muhalefet edenlere izin vermiyor gibi algılanırken, harekete olan sempati de artarak meşruiyet daha da güçlendi. Ama tersi olsaydı insanlar polisle şidet olarak karşılaşasydı bunun zararı büyük olurdu. Bununla her zaman devletin kolluk güçleri karşısında kuzu olunsun da demiyorum, tersine kimi zaman Erzurumdaki şantiye baskını gibi sağlam, gözdağı niteliği taşıyan ekotaj eylemleri de çok da haklı ve meşru olabilir. Eylem bir seridir ve bu seri içinde daima birden çok taktik gündeme gelebilir. Bunun hangisinin öne çıkacağını hareket ve konjonktür belirler.






Yorumlar
Facebook'ta Online Olun.Hesabınızla Kolayca Yorum Yapın.